YÜCEL DÖNMEZ’İN SOYUT RESİMLERİ, ÇAĞDAŞ SANATTA ÖZGÜN BİR ÜSLUP…

Betül Aşık

Görsel sanatlarda soyut çalışmalar, özgünlük açısından  sanatçıyı zorlayan bir üsluptur. Bu konuda Willem De Kooning, Gerhard Richter and Anselm Kiefer gibi isimler, kendi özgün üsluplarını ortaya koyarak, soyut çalışan çok sayıda sanatçıya da ilham vermiştir. Bugün Richter’i birebir kopya etmeye çalışan veya ona yakın çalışmalar ile gördüğümüz birçok sanatçının Richter ötesinde yeni bir şey ortaya koymadıklarını da görüyoruz. De Kooning takipçilerinin de yaptıkları aynen böyledir. Kiefer gibi çalışan sanatçıların sayıları da küçümsenmeyecek kadar çoktur. Bugüne kadar bu isimlerin dışında soyut sanatta Jackson Pollock üslubu da çokça denenmektedir. Soyut sanata baktığımız zaman çağdaş sanat içinde yorumlayacağımız başka teknik ve üslupları da görüyoruz. Fakat en etkili olanlarını da bu saydığımız isimler olarak ortaya koyabiliriz. İçinde figürler olan soyut çalışmalar konusunda ise, Francis Bacon, görsel sanatlarda sanatçılara ilham olmuş ve Bacon temelli çalışmaları ile birçok sanatçı da bugün satış olarak milyon dolarlar seviyesine ulaşmıştır. Bunlardan Romanya asıllı Adrian Ghenie örnek gösterebiliriz. Soyut sanatta daha birçok örnekler de vermek mümkün, sadece çok ön planda olan isimleri ele almakla yetindim.

Türk asıllı sanatçı olarak Yücel Dönmez, soyut resim çalışmaları ile farklı bir özgünlük ortaya koyarak kendi geliştirmiş olduğu akıtma tekniğini kullanmaktadır. Soyut çalışmaların sanatçıya daha fazla heyecan yüklediğini belirten Dönmez, “Kendi geliştirdiğim tekniği bugün dünyada yüzbinlerce sanatçı kullanmaktadır. Amerika’da The Art Institute of Chicago müzesinde 1987 yılında yaptığım 12 gün süren performanslarım ve bir ay süren mini sergim ile tekniğimin ilk dönemini  yaymaya başladım ve daha sonra 11 yıl Urban Gateways adlı sanat kuruluşu ile 70 bin öğrenci ve 20 bin veliyle workshoplar yaptım ve tekniğim yayılmaya başladı. 7 Milyon insanın da Amerika’nın ulusal televizyonu olan WGN ana haberlerinde, tekniğimin ilk dönemlerini izlediği tahmin ediliyor.  Daha sonra tekniğimi farklı bir üslupla çalışarak bugüne kadar kopya edilmesini önledim fakat 32 yıl sonra yüzde 50 sinin çözülmeye başlandığını görüyorum. Görsel sanatlarda tekniğin bir önemi yoktur önemli olan ortaya neyi nasıl koyduğundur ki, bunu da yaptığım çalışmalarım ile  sergiliyorum. Soyut tekniğimde ise daha farklı bir yol izledim ve resimlerimde, bugün çok çarpık ve düzensiz giden dünya düzenindeki olumsuzlukları, kendi estetik lekelerim ve biçimlendirmemle ortaya koyuyorum. Benim soyut resimlerimde dengesizlik içinde bir denge vardır ve ortaya albenisi olan bir çalışma koyabilme kaygım da yoktur. Richter’in nasıl ki kendine özgü bir leke kaygısı varsa, bende de kendime ait bir leke kaygım vardır ve bu nu renklerimle ve yarattığım lekelerin objeye öykünmeleri ile sağlıyorum.“

Şüphesiz Yücel Dönmez bugüne kadar ortaya koyduğu  faklı özgünlükleri ile resim, protest sanat, land art, dijital art performansları ve bugünlerde  gördüğümüz yapay zeka çalışmaları ile görsel sanatların  yaşayan en ilginç sanatçılarından biri olduğunu kanıtlamıştır. Dünyada kar üzerine ilk resim yapan sanatçı olarak ve dünyada dijital resim konusunda ilk kişisel sergiyi (2001) yapan sanatçı olarak Dönmez dünya sanat tarihinde adından ilkleri ile bahsedilecek önemli bir konumadır.  

ADA

Ege’ye…

BETÜL AŞIK

Başrolünü Türkan Şoray ve Rutkay Aziz’in üstlendiği Ada adlı film ayrı dünyaların insanlarına ayna

oluyor…

“Ayrı dünyalar” içi geçmiş bir klişe evet. Aslında dünyalar ne kadar ayrı olabilir? Bu bizim

yanılsamamız mı yoksa…

Türkan Şoray’ın yerine Zuhal Olcay’ı görmeyi isterdim filmde. Bu tip filmlere Zuhal’in donuk tavrı,
mimiksiz yüzü daha çok yakışıyor bence. Türkan’ı kafamda taşlaşmış “al yazmalım” formundan
çıkaramıyorum bir türlü! Kafasında bir tülbent, gözleri yaşlı ve titreyen dudaklarıyla bir şeyler
mırıldanacakmış gibi sanki. Zuhal ve Türkan’ın arasında 12 yaş var ama makyajla hallolabilirdi.
Martıların dansıyla başlayan film iki hatta üç insanın var olma çabasını dallandırıp budaklandırmadan

yalın ve en çıplak haliyle gözler önüne seriyor.

Film bir ressam, ressamın domestik ruhlu eski eşi ve kızının etrafında dönüyor. Kız babasına çekmiş,
özgür ruhlu, hayallerinin peşinden gitmeyi tercih edecek kadar cesur ve yarınlara tutsak değil. Anne
baba boşanmış. Anne çalışıyor, şehir hayatının konforunu tercih etmiş, baba ise adada kafasında

yarattığı kalabalıkla “tek” başına yaşamayı tercih etmiş bir bohem ruh.

Sanatçıları yalnızlık korkutmaz zira onlar aslında çok kalabalıktır. Her şeye anlam yüklerler. Yerdeki bir
taş parçasının bile bir anlamı vardır, rüzgarın, sessizliğin, yukarıdan yavaş yavaş yere süzülen bir

martı tüyünün de…

Kafaları doludur o yüzden insana ihtiyaç duymazlar. Oyun oynamayı da severler. Olmayan bir
duyguyu var olarak da gösterebilirler kendimden biliyorum yoksa şizofren miyiz biz ��  Yoksa tehlikeli
midir onlar. Hayır demek istediğim o değil, onlar büyümeyen çocuklardır ama şunu unutmayın çocuk
kalmak gibi bir dertleri yoktur gerçekten çocuktur onlar. Çocuk olmasalar şiir yazmaz, resim yapmaz,

müzik sevmezlerdi.


 

Filmde adam çocuk, kadın anne… En az anne kadar endişeli… Endişeli bakışları adamı yoruyor.

Yarın kaygısı, insan kaygısı…

Bu arada film Burgaz Ada’da çekilmiş. Sait Faik’e de bir selam var filmde malum Onun adası.
Burgaz’ın kendine has bir dinginliği vardır. Kadın adaya gidiyor ve eski kocasıyla bir yokuş çıkıyorlar, o
yokuşun tepesinden karşıdaki küçük adaya dönüp baktığınızda gerçekten türlü hayallere kapılmanız

olasıdır, tabloyu andırır o manzara.

Ve tabii faytonlar! Beni adadan soğutan şeydir atların kaldırılması. Kimse hayvan hakları demesin,
neticede at bir binek hayvanıdır, henüz evde at besleyen görmedim yani. Kötü bakılıyorlar deyip
adanın süsleri olan canım faytonları kaldırıp yerine elektrikli saçma minibüsleri koydular kaç sene
önce. Adam gibi baksaydınız ve kalsaydı o atlar. Sonra o atların sucuk olduğu söylentisi de yayıldı ya

neyse!

Filmde kadının eski ressam kocasıyla flashbackleri var sık sık. Birinde tartışıyorlar ve kadın adadaki at

pisliği kokusundan şikayet ediyor oysaki güzel bir kokuydu o.

Filme dönersek, anne ve kız anlaşamıyor. Kızın da okul ve sanatsal hayalleri var. Anne oldukça klasik
bir bakış açısına sahip ve kızını eski eşinin etkilediğini düşünüyor ve adaya Onunla kızlarının
geleceğiyle ilgili konuşmak için gitmeye karar veriyor ama konuşamadan dönüyor. Eski eş anneyi tüm

içtenliği ve kibarlığıyla karşılıyor. Şu cümle çok güzeldi (Rutkay ve Türkan adamın evi önünde dururlar

ve kadın adama bakar)

Rutkay: “Neden öyle bakıyorsun bir yabancıya bakar gibi…”

Evet tıpkı bir yabancıya bakar gibi. Biz de bakmışızdır birilerine yabancıya bakar gibi. Hayatının en
büyük ve en anlamlı parçasıyken kesip attığın tırnak mesabesine düşen biri ya da birileri olmadı mı
hiç? Oldu değil mi? Ve gittikleri zaman büyük bir de kambur bırakırlar geride sonra ya şair olursun ya

da romancı!

Bu filmdeki ressam dostumuz aynı zamanda balık da tutuyor aklıma balıkçı ressam Alfred Wallis geldi,

Ona da selam olsun.

Sanatçı milleti zordur aslında. Kırmızı çizgileri çok serttir, pire için yorgan yakar, saplantıları da vardır.
Saplantılı düşünebilirler aslında acı çekmeyi severler (severiz). Kaostan doğururlar eserlerini. Dünya
avuçlarının içindedir Tanrı’nın verdiği ilmi derinliği taşırlar içlerinde o yüzden yarın kaygısı taşımazlar

kimseye minnet de etmezler.

Aşık olmayı severler, aşktan da beslenirler çünkü, derinliği olan her duygu onların besin kaynağıdır.
Muhaliftir hatta kendine bile. Eski şiirlerimden ya da kitaplarımdan birini getirseniz eleştirecek tonlarca

şey bulurum o yüzden eski yazdıklarımı asla okumam.

Kafeste de tutamazsınız onları. Kafes deyince aklıma Osmanlı’da alimlere verilen ceza geldi. Suç
işleyen bir alim (okumuş tayfası) cahillerin koğuşuna atılırdı. Bir alime ya da sanatçıya en büyük ceza
değil midir cahille aynı yerde kalmak. Çok akıllıca bir ceza olmuş çünkü suç işleyen alim sayısı

neredeyse yok gibi bir şeymiş o zamanlarda.

Filmin sonunda ne mi oldu? Adam balık pişirdi, şarap içildi aralarda flashbacklerle sanata atıflar

yapıldı, kadın ve adam yakınlaştı ama olmadı.

Sebep; kadın adamı sevdiği halde güdük bakış açısı yüzünden tekdüze hayatına geri döndü. Birlikte
yaşamaya karar verebilirlerdi. Belki de bir sanatçıyla yaşamak cesaret istiyordur. Sanatçı aslında
korkutucu bir ruha sahip değil mi? Düşünsenize kafasında dünyalar taşıyan biri var karşınızda ve size
elindeki bardağı gösterip içindeki sudan bahsediyor ama aslında bahsettiği şey asla o su değil.

Evet, bir saatlik filmin sonunda kadın adamla kalmaya cesaret edemedi.

Korkularıyla yüzleşmek ona pahalıya patladı çünkü aslında aşık olduğu adama vapurdan el sallayarak
yalnız ve mutsuz dünyasına yelken açtı, adamsa yalnızlık ve umuttan beslendiği ama eğlendiği

“kalabalık” ve mutlu dünyasına döndü.

Peki, bu kafadaki iki insan birlikte bir ömür sürebilir mi? Maalesef hayır. Tecrübelerime dayanarak
söylüyorum ki günün sonunda gerçekten bir yabancıya bakıyor gibi bakıyorsunuz. Yazı yazıyorsun
mesela, biri kapını tıklatıp içeri giriyor yüzüne bakıyor, arayıp bulamadığı bir eşyayı soruyor. Belki bir
kumanda belki davulunun bageti. Sonra geri dönüp kapıyı kapattığında “kim bu” diyorsun… “ben

neden buradayım?”

Ve evlilik ya da birliktelik bir anı olarak kafandaki hatıralar bölümüne iliştiriliyor. Hepsi bu.
Film bunu tüm içtenliğiyle anlatmış. Keşke daha uzun olsaydı, uzun bir şey için Nuri Bilge Ceylan’ın

İklimler filmini kesinlikle öneririm.

SANATÇININ HAYATI KOLAY OLABİLİR Mİ; MOULİN ROUGE


BETÜL AŞIK

1954 yapımı Moulin Rouge…O dönemde romantik ama bugün psikolojik gerilim

diyebileceğim bir film.

Filmin ardından sanatçının hayatı kolay olabilir mi diye düşündüm. Sevdiğim
birçok sanatçı geçti aklımdan ve hiç birinin hayatının kolay olmadığını hatırladım.
Öyle ki içlerinde umutsuzluğa düşüp intihar edenleri de vardı. İşte bu filmde de
aslında bir intihara rastlıyoruz. İlla kafasına silah dayamak, denize atlamak ya da
bir kutu hap içmekle olmuyor bu iş. Kendini yalnızlığa hapsetmek belki de en

acıklı olanı.

Film 1800’lerin sonlarına doğru ünlenen Fransız ressam Henri de Toulouse
Lautrec’in hayatını anlatıyor. 36 yıllık hayatında ölümsüz eserler veren ressamı da
ressam yapan bir çilesi vardı. Bu çile olmasaydı resim yapmak belki de hobinin

ötesine geçmeyecekti.

Köklü bir aileye mensuptu ta ki çocukken bir kaza geçirene kadar. Kaza neticesinde
bacaklarının uzaması durur ve kısa bacaklı bir adam haline gelir. Bunu
doktorlardan ilk duydukları anda anne ve babasının arasında gerginlikler yaşanır.
Çünkü anne ve baba kuzendir. Bacaklarının eski haline gelememesindeki temel
sebep; büyük oranda akraba evliliğidir. Bir sakat çocuğa daha tahammül
edemeyeceğini itiraf eder baba ve evi terk eder. Lautrec’inse yakın çevresi
tarafından duyduğu duyacağı tek şey; korkunç bir cüce olduğudur.
Doğup büyüdüğü toprakları terk etme zamanı gelmiştir. O da dönemin ünlü
ressamlarından olan Van Gogh gibi Post empresyonizm akımına dahil olur öte

yandan afişin de bir sanat eseri olabileceğini kanıtlar.

Lautrec hemen her akşam Moulin Rouge pavyonuna gider. Çok içer ve içerken de
boş durmaz, dans edenlerin ve pavyondaki diğer tiplerin resmini yapar. Bu resimler
onun geride bıraktığı yapıtlardır aynı zamanda ve filmde rol alan karakterler de

birebir aynıdır neredeyse.

Gelelim bizim tabirle zurnanın zırt değdi yere… Aşk! Evet O da aşık olur… Hem
de bir hayat kadınına. Hayat kadınına aşık olunmaz mı? Olunur elbet. Ama bu

kadın Lautrec’e hayatı zindan edecektir.

Psikolojik kısım neredeyse 30. dakikadan sonra başlıyor 2 saatlik filmimizde…
Sokakta karşılaştığı kadına korumak için sahip çıkıyor ressam. Evine kadar
getiriyor. Ama kadın tam bir arıza! Lautrec yalnız yaşayan ve kalbi kırık bir
adamken bu kadına rastladı… Ne olmalıydı? Sabahları şarkı söyleyen bir adama
dönüşmeliydi. Dönüştü de ama bu uzun sürmüyor filmde. Kadın çok kompleksli.
Çıktıkları bir yemekte adamın soylu bir aileden geldiğini öğreniyor ve adamı
aşağılamaya başlıyor. Ressam bacaklarının kısalığına alışmış gibi görünse de işin

aslı öyle değil. Bazı insanları gülerken görürüz, tebessüm yüzlerinden hiç eksik
olmaz fakat madalyonun diğer yüzünü hiç düşünmeyiz. İşte ressam da onlardan

biri.

Ressam samimi duygularla kadına yaklaşırken kadın en çirkef haliyle onu bir
şekilde itiyor. Hastalıklı bir ilişki başlıyor aralarında. Bir gün kadın evden çıkıyor
bir saat sonra döneceğini söyleyerek. Fakat gelmiyor. Ressam camdan her
baktığında gördüğü tek şey; sokak lambasının aydınlattığı boş bir sokak!
Bu boşluklarda diyoruz ki, sanatçıyı sanatçı yapan bu acılar mı? Evet, yeteneği
varsa insanın birçok şey huzur içinde vücut bulmuyor. Özlem, uzaklıklar, bazen
gereksiz yakınlıklar bir sanatçının doğumunu sağlıyor. Bu anlamda örnek
gösterdiğim yegâne isim Kafka’dır. Onun da derdi babasıylaydı ne ilginç ki
ressamın da derdi aslında babasıyla. Mozart’ın da öyleydi!

Ressam sevilmediğini iyice anlamıştır, bir sabah dışarı çıkar. Ressam dostlarına
rastlar ve masalarına oturur ve her zaman ki gibi konyak söyler. Arkadaşlarına karşı
öfkeli konuşur öyle ki bir arkadaşının Louvre Müzesine gitme teklifine karşılık

oranın bir mezarlık olduğunu söyleyecek kadar.

Çünkü o bir “cücedir” ve sevdiği kadın onu bırakıp gitmiştir. Üstelik kadının onu

sevmediğini bildiği halde aklı hep ondadır!
“Bu adam Mona Lisa’nın evne mezarlık diyor!”

“Ünlü Mona Lisa dünyanın en güzel resmi. Şu anda Leonardo’nun önünde diz

çöküp ona teşekkür edebilirim.”

“Dünyanın en güzel resmi olduğunu nereden biliyorsun? Ve Leonardo’nun

yaptığını nereden biliyorsun?”

“Nereden mi biliyorum? Çünkü hissediyorum. Hem de tam yüreğimde

hissediyorum.”

“Ben de yüreğimde ukala olduğunu hissediyorum ama öyle biri değilsin.”
“O gülümsemeyi nca Leonardo resmedebilirdi. Kadının gözleri bile gülümsüyor.”
“Göbeğiyle gülümsese bile, bu onu Da Vinci’nin resmettiğini göstermez.”
“Ama teknik, fırça izleri her şey onun imzasını taşıyor.”
“Saçmalama, Mona Lisa’nın Leonardo’nun olduğunu bilmenin tek yolu
var.Üstünde ismi yazan küçük pirinç bir plaka. İyi günler beyler ben gidiyorum.”

“Onu bu kadar mutsuz eden kim acaba?”

Bu diyaloglardan hangisinin Lautrec’e ait olduğu ortada. Filmde en sevdiğim

bölümden birkaç diyalogtu.

Bu arada ressam her gece gittiği pavyonun fişlerini yaparak afiş kavramını farklı bir

boyuta taşırken pavyon sahibi de köşeyi döner.

Sonuç olarak;

Ailede başlayan mutsuzluk yerini yalnızlığa bıraktı… Resimler, boya kokuları ve
içki şişleri arasında geçen hayat… Ardından bir kadın, onun ardından bir kadın
daha… Ressam genç yaşta hayata veda etti son nefesinde mutluluğu yakalayarak.

Babası gelir ve ölüm döşeğindeki oğluna şöyle der;

“Tabloların Louvre Müzesine asılacakmış, duyuyor musun beni? Seni

anlayamamışım bağışla beni.”

John Huston’un yönettiği filmde resamı Jose Ferrer canlandırıyor. Muhtemelen
çekimler boyunca dizlerinin üzerinde yürüdü. Hepsine selam olsun.

GÖRSEL SANATLAR PİYASASINDA KAFA KARIŞTIRICI DURUMLAR

Sunal Gemici

Görsel sanatlar piyasasında öteden beri gelen bir takım şaibeler, son zamanlarda sanata yatırım yapanları da araştırma yapmaya yöneltti. Örneğin bakıyorsunuz şimdilerde yaşamayan bir sanatçının müayedelerde piyasaya sunulan resimleri, şimdiye kadar hiç görmediğimiz bir üslubu ve sanatçının kendine özgü çalışmalarını yansıtmıyor. Burada ortaya bir sahtecilik var mı şüphesi de  çıkıyor fakat, bunu araştıracak  kimseler de yok… Piyasada dolaşan iddialara göre bazı  sanatçıların adına bastırılmış olan kitaplar olabilir ve  kitaplardaki eserlerin de sanatçının yaptıkları ile ilgisi olmayabilir.  Hani sanatçının resmiyle bir fotoğrafı olur veya o eser varsa belgesi sanatçının aşivinde bulunabilir.

Bu konuya el atması gerekenin sahtecilikle mücadele eden emniyet birimleri olması gerekiyor fakat ülkemizde sanat piyasası için böyle bir gereksinme olmadığı için de  kimselerin umurunda olmuyor…

Görsel sanatlarımızdaki diğer bir durum da, taklitçilik meselesi; ne yazık ki görsel sanatlar piyasasında yaratılan bir amatör borsa zihniyeti, ortaya bir takım yetersiz sanat eserlerinin sanki çok önemliymiş gibi sunulmasına yol açtı. Bu durum elbette ki günün birinde patlayacak ve yanlış yatırım yaptıklarını anlayacak olan koleksiyonerlere zararı dokunacaktır.

Sanat piyasasında genç sanatçılar mutlaka desteklenmelidir fakat, piyasaya dün girmiş olan ve hemen beş on bin dolara resim satmak isteyenleri de çok iyi araştırmak gerekiyor… Sanatçım bakıyorsunuz, Batı’dan bir sanatçının ya yakın kopyalarını veya  taklitçiliğini yapıyor ve de sanat galerisi unvanını kazanmış olan  bazı özel kuruluşlar da bunları pazarlamak için, gerçek sanat üretenleri yok sayarcasına körüklüyorlar. Geçmişte bu durumlar sık sık meydana geldi ve her seferinde bir çok sanat yatırımcısı ve koleksiyoner piyasadan çekildi. Çünkü sanat piyasası sahteciliği ve taklitçiliği desteklemez, desteklememelidir de. Eğer bir sanatçıya yatırım yapılacaksa, o sanatçının önce ne yaptığı ve ortaya ne tür eserler koyduğu ve sanat felsefesinin ne olduğu araştırılmalıdır. Sanatçı herhangi önemli bir sanat eleştirmeninden övgü almış mı (Burada bir dur demek gerekiyor, çünkü ülkemizde sanat adına sanatçıdan veya galeriden aldıkları para karşılığında yazı yazanlar da vardı ve hala da var olduğu biliniyor. Bu yüzden de sanat eleştirmenliği müessesesi bir türlü gelişmedi. Gerçek eleştirmenler de gerçekleri yazmaktan kaçındılar, sanat piyasasında düşman edinmek istemedikleri için…

Diyeceksiniz ki Batı da da taklitçilik yaygın. Doğrudur bugün uluslararası müzayede kuruluşlarında da manipülasyon meydana geliyor   Fakat manipülasyon ile değeri yükseltilen sanatçıların devamlılığı olmuyor. Örneğin sanatçının bir yakını müzayedeye satın alma garantisi verebiliyor ve müzayeden satın alıyor. Bu durumda da aradaki komisyonu, vergisini de ödemiş oluyor ve bunu birkaç defa yapabiliyor fakat  her seferinde ödeyeceği fark bir kayıp olacağı için de bu durumlar geçici olarak meydana gelebiliyor sonrasında ise, o sanatçının ne adını ne de sanını duymuyorsunuz… Belki bu sayede  çok yatırım yapılarak ün kazandırılmış olan sanatçılar da olabilir fakat onlar da zamanla sanat tarihçiler ve gerçek sanat eleştirmenlerince ele alınarak, sanat tarihine mal olmaları önlenmiş oluyor. Yoksa eserini, manipülasyonla yüksek değere ulaştırmış sanatçılar sanat tarihine mal olabilirse o zaman sanat tarihinin de işlevi yok edilmiş olmaz mı…Bugün ülkemizden dünya sanat tarihinde gelecekte adı geçecek olan bir sanatçımız var o da, 1968 yılında ilk kar resmi denemesini yapmış olan Yücel Dönmez’dir. Bugün Chicago’da Rosenthal Fine Art, Türkiye’de ise DGARTPROJECT galerinin temsil ettiği sanatçımız, 1968 yılında kar üzerine ilk resmini yaptı ve ünlü fotoğraf sanatçısı Mehmet Avcıdırlar belgeledi, 1975 yılında ise sponsor desteği, ile ilk biyük kar resmi denemesini Uludağ’da yapan sanatçı o zaman TRT tarafından da canlı olarak belgelendi ve Sanat Çevresi programında yer aldı. Daha sonra Kültür Bakanlığımız tarafından Özal döneminde Türkiye’ye davet edilen Dönmez , Amerika’dan gelerek Uludağ’da bir kar resmi etkinliği yaptı ve TRT tarafından belgelenen bu çalışma Eurovision tarafından da Avrupa da bazı televizyonlarda yer aldı.

Chicago’da çalıştığı galerinin sanatçılar listesinde adı dünyanın çok ünlü sanatçıları arasında geçen Yücel Dönmez, ülkemizdeki manipülasyon yapanlar ve resim piyasasındaki dolandırıcılar yüzünden, bugüne kadar defalarca mağdur edildi ve bu yüzden de piyasası bir türlü hak ettiği yere ulaştırılmadı. Ülkemizde ki sanat piyasası ne yazık ki, bazı ehliyetsiz ve sanatın değerinin nasıl belirlendiğini bilmeyen birileri tarafından sabote edilerek, resim piyuasasının poster  piyasası haline gelmesine neden oldular. Yücel Dönmez’in 50×70 cm kağıt işleri Türkiye’de en fazla 30 bin TL ye satıldığı halde, Amerika’daki fiyatları, 2500 dolar.

HAYALET PORTRE MODASI????????

Görsel Sanatlarımız Üzerine Mizahi Yorum

Art Kritik-1

Genellikle Amerika’da Hallowen (Cadılar günü) gününde kullanılan hayalet imajlar, aynı zamanda çağdaş sanatçılar tarafından da kullanılıyor. Bizde de bu modaya uyan sanatçı, Ali Elmacı olarak görülüyor.

ALI ELACI’NIN GHOSTLARINDAN ORNEKLER SLAYT SHOW

Batı’dan alıntıların moda olmasını hayalet portreleri ile de gördüğümüz için, kıvançlıyız(!) sağolasın Elmacı, sen de olmasaydın bu konuda çok geç kalmış olacaktık. Yalnız bu modayı keşke bize uyarlanma açısından düşünseydiniz. Örneğin, davul çalan ghost veya, nargile için ghost, hani düşününce o kadar çok model ortaya çıkar ki. Hem de mizah kaygısını da gidermiş olurduk.

Olmadı şimdi. Yani bir anda ülkemizde Batı’lı mizah üreticisi sanatçılardan esinmelerin yoğun olduğu bir zamanda, ghostlar ile ekrana çıkmak biraz konuyu ucuzlatmadı mı… Örneğin ghostlar pankartlar ile bir yürüyüşü canlandırabilirdi, hiç değilse bir konuya parmak basarak, mesaj vermiş olurdunuz. You Tube da ghost portresi nasıl çizilir diye video da var. Ayrıca hayalet posterleri alış veriş sitelerinde bolca var her şekilde. Bence bu kadar rekabetin içerisinde, hayalet portresi yapmak nasıl aklınıza geldi, tebrikler. Güç sembolünü, birilerinin güç kullanmasını geçmişte ağızlarında bıçak tutan portrelerle ortaya koymuştunuz ve Internette aynı portre fikirlerinin başka sanatçılar tarafından zaten kullanılmış olduğu da görülüyordu. Neyse elbetteki isteyen sanatçı istediğini, istediği şekilde ortaya koyar ve eleştiri müessesesi de, gerek ciddi ve gerek mizah kullanaral eleştirisini yapar. Bundan rahatsızlık duyanlar da, şapkalarını önlerine koyarak üç kere düşünebilirler, nerede yanlış yaptık diye. Sanat piyasamıza bir ghost girmesi inşallah hayırlı olur ve hayıra yorulur. Selametle…

BETUL ASIK -YENI YAZISI

BAY TURNER
Bugün bir arkadaşımdan aldığım ilhamla Godard’ın Serseri Aşıklar adlı filminden bahsetmek
istedim ama içimdeki bohem ses “kaç gündür yazmak istediğin şu Mr. Turner’e öncelik ver”
dedi.
Bay Turner, ressam J.M.W. Turner’in hayatının son 25 yılını anlatan ödüllere doymamış
harika bir film. Hele baş rol oyuncusu Leonard Spall efsaneydi ki sanırım bu rol Ona Oscar
kazandırmıştı.


Filmin intro müziğine bayıldım. Ve aslında aynı ya da benzer müzikleri özellikle filmdeki doğa
manzaralarını izlerken çok duyacaksınız. Müzikler Gary Yershon’a ait.
Öncelikle Turner’den bahsetmem gerekirse, romantik dönemin ses getiren ressamlarından
biriydi. Romantikler enteresan tipler gerçekten. Bu akımın öncülerinden Caspar David’in
Bulutların Üzerinde Yolculuk adlı tablosuna fantastik şiir yazdığımı hatırlıyorum. Fantastik
öğeler de barından bu resimlerde gerçekten insanı içine çeken bir şey var.
Bay Turner resme aşık ve eskiz defterini hiç elinden düşürmüyor ve doğa resimleri yapıyor.
Romantik akımda gerçekçilik olduğu kadar fantastik anlatım da vardır ve resme bakarken
gerçekten bir bilinmezliğe doğru da akıp gidersiniz.

Turner’in bir meşhur hikayesi de şöyle; çok daha etkileyici fırtına resimleri yapmak için
kendini bir geminin direğine bağlatıp fırtınanın etkisini iliklerine kadar hissetmek istemiş. Kar
ve fırtına sonrası bronşitle sonlanan macerası işe yaradı mı bilinmez ama son eserleri
maalesef anlaşılmaz ve alay konusu olur.
Kendini direğe bağlatırken şunu düşündüm; gerçek sanatçı hissetmediği-yaşamadığı-
duyguları da yansıtabilendir öyle değil mi? Ben bir kediyi konuşturabilirim ve bunun için kedi
kılığına girmem gerekmez. Turner’in bu eyleminin tamamen ruhsal olduğunu düşünüyorum.
Bohemler deliliği de sever ve bundan beslenir. Onlar özgür ruhlardır, özgür ve büyümeyen
çocuklar. Elini de kesebilirdi!
Bir aralık kendinden yaşça büyük bir kadınla ilişkisi oluyor bu bohem kafanın… Aşkı karşılık
buluyor ve birbirlerini çok seviyorlar. Salt sevgi değil, soylu bir uyum bu, birbirini tamamlama
gibi bir şey.
Filmde şaşırtıcı nahif diyaloglar duyacaksınız ve doyumsuz sanat tartışmalarına şahitlik
edeceksiniz.
Başlarda babasıyla olan bir hayatı da var. Ve şu cümlesini unutmuyorum; “Babam ahmak
rolü yapmayı çok sever, esasen çok zeki bir adamdır”
Ve filmde Scarlet kırmızısını duymak çok hoşuma gitti. Çoğu insan bilmez scarlet kırmızısını
ressamlar hariç. Benim de sevdiğim bir kırmızıdır. Derinlerinde turuncuyu barındırır.
Film iki buçuk saat sürüyor ve her sahnesi göz ve ruh doyuruyor. Yazmak yetmez. Resim ve
ressamların çekişmesi! Resim teknikleri, o zamanlar kullanılan resim tozları ve daha ne
detaylar.
İşte bir resim alıcısının ağzından tablo yorumu: “Çok davetkar, ben tam merkeze
yerleştirilmiş olan sütundan çok etkilendim. Karanlık bir arka fonun üzerinde harika bir zıtlık
yaratarak köşelerdeki kırmızı ve sarı renklerle de büyük bir uyum içerisinde. Bu parlak ışık
bize Tanrının varlığını ve en kötü zamanlarda bile umudun var olduğunu kanıtlar nitelikte
sanki çok etkileyici.”

Filmden beni güldüren bir cümle “Mesleğinizi sorabilir miyim” diyor doktor Turner’e. Verdiği
cevap: “başıma bela almak.”
Ve film bir bilinmezlikle biter.

SANATIN GELECEĞİ BİR KADININ YÜZÜNDE

BETÜL AŞIK

Herkese sevgiyle MERHABA! Buradan tiyatro, sinema, resim, şehir içerikli yazılarımla sizlere konuk olacağım. İlk yazı olarak ressam Modigliani’nin anlatıldığı film hakkında yazmak istedim.

Önce; bu filmi bana hatırlatan ve sıkı bir Modigliani hayranı olan arkadaşıma buradan da sevgiler…

Modigliani yani kısaca Modi kimine göre sorumsuz, kendini yok etmiş bir ressam. Kimilerince anlaşılmamış bir adam, bana göre de anlaşılma kaygısı gütmeden yaşayan, tutkuları ve hisleriyle yön bulan bir sanatçı. Bu tip insanların yalnızlığı tercih etmeleri gerektiğini her zaman söylerim. Çünkü Onun düşünmesi gereken şeyler çok daha fazlasıdır. Yüzeysel şeylerle boğuşmaktan kaçarlar.

Mozart dinlerken bir an Tanrı’nın sesini duyduğumu düşünürüm. Onun verdiği ilhamla ortaya çıkar bir şeyler; besteler, yazılar, resimler, renkler. Metin Akarslan hocam “biz kopistiz” derdi.

Modi dönemine göz gezdirirsek, eserlerine baktığınız an Lautrec desenlerine rastlarsınız. Eser bir başka eseri besler bunu unutmamak gerek. Ben de yazı yazarken klasik müzik dinlerim mesela. Bir ressamın dramını izlemek isteyen Lautrec’in hayatını incelesin filmi ile alakalı yazmıştım geçen senelerde, bloğuma göz atabilirsiniz (Moulin Rouge 1952 yapım film, başka filmlerle karışmasın 1952 yapım). Şaşılacak bir hikayedir. Yine o dönemde benim de çok sevdiğim Picasso’ya rastlıyoruz. “Yaşlı Gitarcı”, “Diz Çökmüş Dilenci Kadın” gibi dramatik eserlere de imza atmış olan Picasso, arkadaşımın da dediği gibi; ezeli düşman, ebedi dosttur Modi ile… Ressamlar arasındaki bu inanılmaz ve aleni sürtüşmenin sebebini yazarlara nispeten daha dışa dönük ve cüretkâr olmalarına bağlıyorum (yakınımda da şahit olduğum için) 🙂 Yazarlarda da kibir olur ama ressamlarda çocukça bir kavga hali vardır. Biri kalemiyle savaşırken iç dünyasında, diğeri hem tuvali döver hem de dostunu…

Yine dönemin bir eksprestyonisti de; Constant Permeke. O’nun eserleri de benzer nitelikler gösterir. Hislerle ortaya çıkan eserler bunlar, dışavurumcu delilerin eserleri desenin çok ötesindedir, çizgiler yetmez bazen anlatmaya bir şeyleri. Yazar olarak kim? Tabi ki Kafka! Yönetmen için Bergman diyebiliriz ve Tarko… Akım benim sevdiğim akım olunca laf bitmiyor. Seviyorum bu adamları ve onları anlamaya çalışan kafaları. Beni kusursuz çizilmiş bir portre ya da meyve tabağı hiçbir zaman etkilemedi ya da Ayvazovski’nin kusursuz dalgaları! Normalde “kusur/eksik” olarak tanımlanacak şeyler keşif yolumu açıyor. Bazıları der ki, akademik eğitim yaratıcılığı öldürür. Sizce?

Modi’ye dönersek;

Film bir kadının gözyaşlarıyla başlıyor. O kadın Modi’nin bebeğinin annesi ve “sevdiği” kadın. Tırnak içinde yazıyorum çünkü Modi herkesi sevebilir. Kadının ailesi Modi’den hiç umutlu değil ve ayrıca Musevi olduğu için de onlar için büyük sorun.

Ve kadın diyor ki; “aşkın ne olduğunu biliyor musunuz?” Bence herkesin kendi tecrübesi nispetinde cevap bulacağı bir şey. Net bir tanımı olduğunu düşünmüyorum. Kimi için gökyüzünün mavisiyken, kimi içinse denizin mavisidir belki.

Anlıyorsunuz filmin bu karanlık sahnenin etrafında döneceğini. Ama bu Modi! Anı yaşayan ve bizim göremediğimiz hissedemediğimiz belki de yıllarca vereceğimiz emeğin neticesinde hissedeceğimiz şeyleri o bir gecede yaşıyordu. Sıradan birinden büyük şeyler düşünmesini bekleyemezsiniz, büyük düşünenden de güdük bir bakış açısı bekleyemezsiniz. Sanatçı “görmesi gereken” şeyi görmek yerine kimsenin görmediği şeylere takılabilir.

Filmde en iyi dövmecilerin ressamlardan çıktığını bir kez daha görüyoruz. Ayrıca Picasso’yu filmde biraz itip kakmışlar gibi geldi bana ya neyse, özne Modi olunca öyle oldu sanırım. Bu arada Devlet Tiyatrolarında uzun zamandır Bir Picasso oyunu oynuyor, tavsiye ederim.

Modi’nin şair olduğu vurgusu da var filmde. Ya da Ona şairane bir giriş yazılmış da olabilir, sahip olduğu tutkuyu bu şekilde tasvir etmişlerdir. “Sanatın geleceği bir kadının yüzünde” derken yine bir ruh arayışı içindeydi belki de.

Ve Picasso ile aynı mekandadır, birbirlerine sataşırlar. Modi der ki; “söyle bana Pablo, aşkı nasıl küpe çevirirsin?” Ağzında bir gülle tıpkı bir amigo gibi insanları da tezahürata davet eden Modi tüm bu oyunların sonunda istediğine kavuşacak mı? Peki ama Modi’nin istediği şey neydi? Aslında hiçbir şey… Dümdüz yaşamak sadece. Toplumda yaşadıkların seni değiştirmiyor mu? Hep bir derdin olmuyor mu anlatmak için. Ve bunu dümdüz de anlatamıyorsun. Sırlıyorsun işte! Ya gözü yok, ya kaşı yok, eli yamuk, burnu yok! Ruhsuzluk daha nasıl anlatılabilirdi?

Ama şöyle diyor Modi bu da ilginç bir tespit: “seni seviyorum Pablo, kendimden nefret ediyorum”

Bu söz geçmişte yaşayanların sözü gibi durmuyor mu? Muhtemelen Modi geçmişte yaşıyordu… Kafka da kendinden nefret eder mesela, bir de babasından. Hep kendini babasıyla kıyaslar. En sonunda yok eder kendini bir şekilde. Bu tip insanlara ruhsal açıdan yetmeniz çok mümkün değildir genelde. Küçük çocuk gibidir onlar. Küçük bir çocuğun anlaşılmak gibi bir derdi olabilir mi? Gelecek kaygısı? Saçma sapan endişeleri. Ölmekten de korkmaz… Derdi varsa ya ağlar ya kırar döker…

Mozart’ın hayatını da okuyun. Amadeus filmi ve oyunu harikadır ama eksiktir. Kız kardeşiyle olan mektupları mesela inanılmazdır. Dev bir bestecinin içinde beş yaşında bir çocuk vardır.

Picasso’ya soruyorlar “Onun hakkında ne düşünüyorsun” diye, cevap veriyor düşünmeden “Tanrı”!

Çünkü Modi çok minnetsiz ve küstah bir adam! Özetlersem; sevgili Modi kendi kendini yok etmeyi göze almış biri ama bunun tabi ki farkında değil. Aslında dümdüz yaşayan normal biri. Alkol ve tütün bağımlılığı Onu sona yaklaştırırken çocuğunun annesi ise kendince bir savaş veriyor. Burada “kendince” lafı bir acziyete işaret mi? İşte şunu demek istiyorum bu adamların dünyası pek avuca sığdırarak tarif edilemez. Karşınızdakini anlamaya çalışırken yok olduğunuzu fark etmezsiniz.

Bu arada kızın annesi ve babası kaderi tartışadursun Modi ve “eşi” kendi dünyalarında yaşamaya devam ederler.

Kadının odasında Büyük Şapkalı Kadın ya da Şapkalı Kadın tablosunu görürüz. Bu esnada bir flashback devreye girer. Modi ve ileride çocuk sahibi olacağı kadın sınıftan çıkar. Adam kızın eskizlerini görmek ister. Kız Modi’yi çizmiştir. Modi der ki; “beni böyle mi görüyorsun?” Aslında orada kadının yüzeysel bakış açısına vurgu var. “Ben bu muyum yani, kusursuz keskin bir burun, bacaklar çok net, anatomi harika!” bu karşılıklar ancak akademide ya da ders aldığınız kursta değerlidir ve hocanız derki, “artık canlı manken çizebilirsin”. Gayet ruhsuz ve teknik değil mi?

Ve Modi kızın resmini yapmak ister. İşte zurnanın zırt dediği yer burasıdır. Kızın gözlerini yapmaz Modi. Şöyle der kıza; “Çok uzaklarda onları göremedim”… Yani diyor ki; “yanmadan gelme kızım bana!” Git Mesnevi oku, Nietzsche oku, Ulus Baker’i oku. Hah! Harbiden Modi=Ulus Baker. Yani bu kadar olmaz. Şimdi geldi aklıma, inanamıyorum. O da Spinoza’dan bahsederdi hep… Modi’nin Türk kalem versiyonu bence. Tabi bir yazar olarak o kadar dışa dönük olmasa da iç dünyasındaki çarpışmaları bence aynı… Ama Modi bir Mevlana değil, kim olursan ol gel demiyor adam. Adam olanın ruhunu görürüm diyor. Yüzeyselliğe savaş açmış Kimin umurunda!

Hasılı kelam; birkaç eksiği olsa da aslında 2 saat değil de 3 saat sürseydi belki de daha iyi olurdu… Modi’nin başına gelenler ve son sahne gerçekten üzerine şiir yazdırır. Ah Modi vah Modi yaktın beni Modi!

İzleyin görün.

Betül

GÖRSEL SANATLAR VE ÜLKEMİZDE BU SANATIN DURUMU.

Duygu Yaşam

Görsel sanatlar denilince aklımıza bu sanat dalının çok kapsamlı olduğu ve bu sanat dalında yapılacak değerlendirmelerin de, çok sistemli ve gerçeği yansıtacak biçimde ele alınması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu sanat dalında tüm dünyada milyonlarca insan mücadele içindedir. Sanata soyunmuş olanlar sürekli kendilerini yenilediklerinde, ön plana çıkmakta ve bu konuda yorum yapan uzmanlar da, önemli gördükleri sanatçıların ön plana çıkması açısından eleştirilerini yapmaktadırlar…

Elbette her konuda olduğu gibi, bu konuda da uluslararası piyasalarda bazı çarpıklıklar yaşanabiliyor fakat, bir yerde yanlışa dur demesini de biliyorlar ve bugün gelecekteki sanat tarihine kalabilecek isimleri bir şekilde ayıklayarak, sanat dünyasında kalıcı olmalarını sağlıyorlar… Dünya sanat platformunda nelerin olup bittiği ve sanatın bilim ve akademik çevresindeki oluşumların da, örneğin, academi.edu gibi prestij arşivlerde saklanmaya devam edildiği bilinmektedir.

Bu arşivde Türkiye’den Yücel Dönmez de, Kar resimleri, Nilo Caseres’in yazmış olduğu kitap ve daha başka önemli konuları ile yıllardır yer almaktadır… Biraz merak edenler bu arşivi ve daha başka literatürleri inceleyebilirler. Amerika’da yayımlanmış olan bir çok literatürde, Yücel Dönmez, Burhan Doğançay ve İpek A. Düben’in biyografilerinden alıntılar bulunmakta ve Amerikalı sanatçıların bulunduğu iki ciltlik literatürde Yücel Dönmez’in imza örneği de yer almaktadır. İngiltere’de yayımlanmış olan farklı mekanlarda farklı malzemeler ile sanat konulu bir araştırmada , Richard Long’dan sonra, “Yucel Donmez’in Kar Resimleri” yer almaktadır. Richard Long’un Kavramsal sanatın yaratıcılarından bir olduğu da biliniyor… Elbette Türkiye’de örneğin Arter veya Salt gibi ayırımcılık örnekleri sergileyen kuruluşların bunlardan haberi yoktur…

Türkiye’de görsel sanatlar piyasasında etik olmayan oyunların oynandığını bu konuyla ilgilenen herkes bilmektedir. Öncelikle şunu masaya yatırmak gerekiyor, örneğin, adları göklere çıkarılmaya çalışılan bazı isimlerin, sanatta neden değerli oldukları ve değerli olmalarını sağlayan yenilikleri veya bulundukları coğrafyaya sanatları ile ne katkı yaptıkları, hangi uluslararası literatürlere girmiş oldukları belirtiliyor mu? Elbette ki belirtilmiyor, çünkü ayaklı gazeteler ile bir kaç zenginin, o ismin eserlerini satın almış oldukları reklam edilerek, bahsi geçen isimler bir anda sanattan zengin edilmeye çalışılıyor. Elbette bu arada o isimleri pazarlayanlar asıl kazançlı çıkanlar oluyor…

Aslında görsel sanatlarda onlarca yıldır yapılan yanlışlar düzeltileceğine, hala üzerine yenileri eklenmeye devam ediliyor; örneğin, pandemi ile birlikte patlayan Instagram müzayedeciliği ile, ortaya bazı isimler çıkarıldı ve bu isimler sanki ülkemizin üstün sanatçıları gibi pazarlandı ve bu sayede sanata yatırım yapmayı planlayan genç yatırımcılar da aldatılmış oldu… Bu sanat dalındaki en çarpık durum, sanatçılar hakkında, sanat tarihçileri ve eleştirmenlerin yorum yapmaları gerekirken, ehliyetsiz, konu ile ilgili eğitimi olmayan ve resim sanatını sadece fırçayı veya kalemi ustalıkla kullanabilenler üzerinden kendi kafalarınca değerlendiren bir takım insanlar yapmaktadırlar. Durum böyle olunca da, neyin yüksek sanat neyin poster anlamında hobi sanatı olduğu birbirine karışıyor. Bir zaman sonra konunun hassasiyetini hisseden bazı akıllı koleksiyonerler de, araştırmaya başlayarak daha akıllı kararlar verebiliyorlar. Yalnız sanat yatırımını araştırarak yapanların yanı sıra, hala birilerinin ağzına bakarak veya çevrelerine bir nevi hava atabilme amacıyla, gözü kapalı karar verenlerin sayıları da az değil…

Sanat galerisi veya satıcısı veya müzayede kuruluşları, pazarladıkları sanat eserinin, sanatçısının neden önemli olduğunu belgeleri ile açıklamak durumundadırlar. Yoksa, “iyi sanatçıdır, bakın birileri almak için sıraya giriyor, Bakın fırçasını nasıl ustalıkla kullanmış” gibi algı oluşturma amaçlı söylemler ile sanatın değeri ortaya konulamaz. Ülkemizde bu sanat dalının kopyacıları ayıklanacağına, giderek çoğalıyor sanki…Pinterest sanatçıları veya yabancı sanatçılardan yaptıkları alıntılar veya müthiş etkilenmeler ile boy gösteren bazı isimler, sanat piyasası tarafından desteklenirken, özgün çalışmalar yapan bir çok sanatçılar da, kendilerine teklif gelmediği için, bağımsız olarak çalışmalarını sürdürüyorlar. Akıllı sanat yatırımcısı veya koleksiyoner, yatırım yapacağı sanatçıyı iyice araştırır ve ona göre seçimini yapar. o sanatçının, bütün dönemlerine ait çalışmalarını toplar ve zamanı geldiğinde de, ödülünü alır.

1970 li yıllarda Fahrinüsa Zeyid’in eserlerini çok uygun fiyatlarla alanlar, uzun dönem yatırım olarak düşündükleri için, büyük kazanç sağladılar. Ömer Uluç, Erol Akyavaş, Burhan Doğançay, gibi sanatçıların eserleri de bir zamanlar herkesin alabileceği fiyatlardaydı.

http://www.yuceldonmez.com http://www.yuceldonmez.net http://www.artıstofthe21stcentury.com

Bugün görsel sanatlar sanki moda dünyası gibi algılanmaya da başladı. Jeff Koons biblo yaptı diye, ülkemizde biblo sanatı, sanatsal heykeller olarak piyasayı sardı. Baktığınız zaman şirin görünümlü ve esprili olarak gözüken bu tür heykel biblolar, çeşitli teknolojik yollar ile üretiliyor ve fabrikasyon şeklinde de çoğaltılabiliyor. Bugün dijital sanata karşı ön yargılı olanların, bakıyorsunuz biblolara karşı ilgileri artmış durumda. Çünkü, biblolar ile etrafa hava atılabiliyor çünkü herkes gerçek sanatın gözlemcisi değil ki. Gördükleri zaman çok güzel demekten başka şansları yok ki, sanatsal açıdan eleştirme yoluna gitsinler…

Gerçek bir sanat alıcısı önce sevdiği eserin üzerine gider. çok sevdiği için almak istiyorsa, o eserin yatırım olup olmadığına bakmaz, çünkü eseri koyacağı yerde zevkle izleyebilecektir… Eğer ki severek alacağı eseri yatırım olarak ta düşünen sanatsever veya koleksiyoner, önce sanatçısını tanır. Sanatçı neden önemlidir, literatürlerde yer almış mı, görsel sanatlar dünyasına yaptığı bir katkısı var mıdır, hangi uluslararası sanat müzesi ile etkinlik açısından ilgisi olmuştur, hakkında yazılmış kitapları ve yazarlarının sanat dünyasındaki önemleri. kamuya mal olmuş eserleri var mıdır ve sanatçı sürekli kendisini yenileyen çalışmalar yapmakta mıdır… Daha başka sorular da eklenebilir ve sonuçta sanatçının bu özelliklerin hangilerine sahip olduğu açısından da değerlendirilmesi yapılır…

Gönül ister ki, sanat eğitimi verilen okullarda öğrenciler, özgün birer sanatçı olabilmenin önemini öğrenmiş olsalar. Oysa dün okulu bitirmiş öğrenci, bugün koltuğuna vurduğu tuvallerini satabilmek için çare arıyor ve piyasayı bulduğu zaman da, bulunduğu durumun çok üzerinde pazarlamaya çalışıyor. Oysa önce kendisini sanat açısından kanıtlaması daha doğru olmaz mı… Kanıt olduğu zaman değer de ona göre biçilir…




GÖRSEL SANATLARDA ETİK DAVRANIŞI EHLİYETSİZ PAZARLAMACILAR BOZUYOR

ÇALINTI VE DOLANDIRILMIŞ ESERLER SATMAK SORUMSUZLUĞU…

(ArtKritik.com araştırma raporundan)

Görsel sanatlarda etik anlayışı, sanat alanında deneyimi olmayan, sanatın eğitiminden gelmeyen,  sanat eğitimi açısından kendilerini yetiştirmemiş olan tipler veya kuruluşlar bozmaktadır. Örneğin, aklına esen son yıllarda Instagram müzayedesi adı altında görsel sanatlar pazarlama işine giriyor. Piyasadan topladıkları sanat eserlerini, değerlerini araştırmadan müzayedelerde satmaya çalışanlar, tamamen algı ile işlerini yürüttükleri için, sanatçıya da zarar vermektedirler. Sanatçıya zarar verdikleri gibi ülkemizin görsel sanatlar alanındaki gelişimine de zararları dokunmaktadır. Bakıyorsunuz X müzayede kuruluşu bugüne kadar adı sanı olmayan bir ismi, sanatın duayeni diye sunuyor. Son birkaç yıldır bu çokça yapıldı ve piyasadaki sanat yatırımına soyunmuş olan  sözde yeni koleksiyonerlerin satın almaları körüklendi. Bir müddet sonra anlaşıldı ki, körüklenmeye çalışılan isimlerin görsel sanatlar dünyamızda bir değerleri yok ve yatırım yapılacak eserler de üretmemişler. Bunun sonucunda birçok resim toplayıcısı piyasadan çekildi, çünkü, manipülasyon yapılarak kendilerine sanat eseri adı altında koleksiyon değeri olmayan işlerin satıldığını anladılar. Elbette tüm Instagram müzayedelerini bu açıdan suçlamak olmaz çünkü, bazı müzayedeler hiç değilse, sanatçının kim olduğunu araştırıyor ve ona göre kendilerine gelmiş olan işlere değer biçiyorlar.

SANAT ESERİNE DEĞER BİÇMEK BELLİ EĞİTİM GEREKTİR…

Ayrıca bir sanatçının eserine biçilen değer, o sanatçının lokal veya bulunduğu coğrafyada sanata ne kattığı, veya dünya sanatına katkısının olup olmadığı araştırılır ve varsa girmiş olduğu literatürler ansiklopediler belirlenir ve ona göre sanatçının eserlerine değer biçilir.  İlle de bir sanatçının eserini ehliyetsiz bir müzayedeci bir yerlerden eline, yok pahasına geçirmiş ve çok ucuz satmaya çalışıyorsa, o müzayedeci deneyimsiz ve kötü niyetli olarak adlandırılabilir çünkü, elindeki eser, sanat tarihine kalmış bir sanatçının eseri ise, onu çok ucuza alenen pazarlamakla, o sanatçının adına, sanat kariyerine ve piyasasına zarar veriyor demektir… Ayrıca sanatçının izni olmadan yayın yoluyla eserinin satılmaması gerekir. Çünkü sanatçı satılmış olan eserine telif hakkı vermemiştir. Telif hakkı vermiş olanlar için bu durum farklıdır… 

Bu konuya şu pencereden bakmak yararlı olur; sanatçı sanat tarihine kalmış ve ayrıca dünya sanat tarihinde de adı geçiyor ve gelecekte o sanatçıdan dünya sanat tarihine bahsedilecektir. Bu durumda, o sanatçının  ismini ve sanatını ucuzlatacak olan davranışlar. Sanatçının üretimine de psikolojik olarak yansıyacağı için, para kazanmak amacı ile bu durumu yaratanın kötü niyetini de ortaya koymaz mı…

ÇALINTI VE DOLANDIRILMIŞ ESERLER SATMAK SORUMSUZLUĞU…

Şimdi  bu durumu yaratan satıcı diyecek ki serbest piyasa var ve ben istediğim fiyata satarım, kim karışabilir ki… Doğrudur, o zaman, sattığı sanat eserinin nasıl elde edilmiş olduğunu, kimden satın alındığını veya çalıntı olup olmadığını veya dolandırılmış bir eser mi değil mi bütün bunların yanıtı vermeli ve belgelerini de ortaya koymalıdır… Örneğin, sanatçının çalıntı, dolandırılmış eserleri var ve bunlar piyasaya çıktığı zaman sanatçı mahkeme yoluna başvurduğunda, üstüne de cebinden para vermek durumunda kalıyor ve bu konuda yargının da sonuca varıp varmayacağı, kaç yıl süreceği sürüncemede kalıyor. Örneğin bu konuda ki bir mahkeme, 7 yıldır sürüyor .

HAYALET ESER ALIP SATMAK…

Bu yüzden, önce satıcı eseri kimden aldıysa ondan belge istemeli ve gerektiğinde de, sorunsuz eser sattığının belgelerini ortaya koyabilmelidir… Maden ortada bir ticaret var, o zaman kaynaklarında belli olması gerekir…Müzayedeye eser veren kişi eseri sanatçıdan almışsa zaten sanatçı bunu teyit eder. Sanatçının satıcı galerisinden de almışsa o da teyit edilir. Fakat müzayedeye eseri veren kişi, eseri rastgele birinden almışsa ve elinde de bir belge yoksa işte o zaman ortada bir sorun vardır… Bazı müzayedeciler, eseri çalınan veya dolandırılmış olan sanatçılar için, arkalarından , ‘’eserlerine sahip çıksaydı da çaldırmasaydı veya dolandırılmasaydı!! Diye laflar ediyorlar ve düşünmüyorlar ki, bu tür olaylar her yerde olabiliyor ve suçluların korunmaması gerek… Çaldırmasaydı diyerek, çalıntı veya dolandırılmış eserleri satanların hiç te iyi niyetli olmadıkları belli oluyor… Bu tür işleri gözü kapalı satacaklarına, belge peşinde koşsun ve dürüst satıcılık yapsınlar…

Sanat eseri satmak, hele de açıkça yayın yaparak satmak ticaretin ta kendisidir ve satılan eserlerin KDV si de, maliyeye yatırılmalıdır. Sormak gerekiyor bu konuda hiç mi yanlış yapılmıyor. Veya bir müzayedede 40- 50 milyonluk eser satmış olan bir müzayede acaba KDV sini nasıl ödemiştir. Devlet bu satış işlerini mali olarak takip ediyorsa, o zaman bu ticarette manipülasyon yapmak ta aynen borsada olduğu gibi suç teşkil etmelidir ve gerekli şikayetler dikkate alınmalıdır…

DESEN USTASI RANA ALTAN

GEÇMİŞİN DESEN ANLAYIŞINI ÇAĞDAŞ ANLAMDA SENTEZLEYEN SANATÇI, YURT DIŞINDAN DA İLGİ GÖRÜYOR.

Rıfat Altınkalem- (ArtKritik.com)

Görsel sanatlarda soyut desenleriyle bilinen Rana Altan, Gazi Üniversitesi resim bölümünden mezun olduktan sonra (1996), resim öğretmenliğini kendisine amaç edindi ve  öğrenciler yetiştirmenin yanı sıra da kendi özgün tavrını geliştirdi.

Rana Altan günümüzde, ülkemizde bulunan sanatçılar arasında desenleri ile geçmiş ve bugünün çağdaş sanatını bir arada sentezleyerek, figürlerine hayat buluyor.

Türkiye’nin çeşitli yerlerinde sergiler açmış olan sanatçı, Art Ankara fuarında da sanat izleyicileri ile buluştu, karma sergilere katıldı.

Birçok önemli koleksiyonlara da girmiş olan sanatçının eserlerine, iş dünyasından ve bürokrasiden bir çok  insan sahip oldu.

Yurt dışına da  kağıt desenlerini gönderen sanatçı, en çok talebin Almanya, Norveç ve Fransa’dan geldiğini belirtiyor.

Rana’nın resimlerine ve desenlerine baktığınız zaman, eski ustalardan da izler görebilirsiniz ve sanatçı zaten bunu yaparak, eskinin desen anlayışını bugünün çağdaş yorumu ile birleştirdiğini belirtiyor ki, bu da bir özgünlük için yeterli açıklamadır.